HAFTANIN ALBÜMLERİ: 6-10 NİSAN



LIME GARDEN – MAYBE NOT TONIGHT

Brighton çıkışlı Lime Garden, ikinci albümleri ‘Maybe Not Tonight ile sesini büyüten ve özgüvenini net şekilde ortaya koyan bir iş çıkarıyor. Baştan sona yüksek enerjili albüm, indie rock ile dans müziğini zahmetsizce birleştiriyor.

‘Maybe Not Tonight’, ‘23’ ve ‘All Bad Parts’ gibi single’lar, grubun evrimini açıkça gösteriyor. Daha keskin gitarlar ve belirgin elektronik dokunuşlarla Lime Garden, zaten güçlü olan groove hissini bir üst seviyeye taşıyor.

Albümün ritmik yapısı özellikle dikkat çekici. Annabel Whittle’ın davulları, kimi zaman yoğun ve itici, kimi zaman minimal ama etkili bir şekilde şarkıların akışını belirliyor. Synth ve perküsyon birleşimi ise şarkıların etrafına disco benzeri bir hareket katıyor.

Chloe Howard’ın vokalleri albümün en güçlü kozlarından biri. Hem sert hem kırılgan, hem kontrollü hem patlamaya hazır bir performans sunuyor. Lirik olarak ise albüm; özgüven, kırılganlık ve 20’li yaşların kaygıları arasında gidip geliyor.

Yer yer yoğunluk fazla yüklenmiş hissi yaratsa da, bu küçük pürüzler albümün genel etkisini zayıflatmıyor. ‘Maybe Not Tonight,’ gitar müziğinin sertliği ile dans müziğinin coşkusunu buluşturan, enerjik ve iddialı bir ikinci albüm.



IGUANA DEATH CULT – GUNS OUT

Rotterdam çıkışlı Iguana Death Cult, yeni albümleri ‘Guns Out’ ile hem dünyadaki kaosa hem de kendi iç çatışmalarına bakıyor. Sonuç, grubun erken dönem punk ve garage köklerine geri dönen ama bu kez daha sert ve daha içe dönük bir ses.

Albümün gücü, doğrudanlığında yatıyor. Tobias Opschoor’un keskin gitarları, Uri Rennert’ın dur durak bilmeyen davulları ve Jimmy de Kok’un groove odaklı basları, Jeroen Reek’in ham ve duygusal vokalleriyle birleşerek yoğun bir enerji yaratıyor.

2014’te kurulan ve Osees, Frankie and the Witch Fingers gibi isimlerle turneye çıkan grup, yıllar içinde sahnede kendini kanıtlamıştı. ‘Guns Out’ ise bu deneyimin daha olgun bir yansıması. Kaçış, zihinsel yorgunluk ve yeniden üretme ihtiyacı gibi temalar albümün merkezinde yer alıyor.

Sonuç olarak ‘Guns Out’, Iguana Death Cult’ın hem köklerine döndüğü hem de kendisiyle yüzleştiği bir albüm. Sert, dürüst ve yer yer kırılgan—ama tam da bu yüzden etkili.



THE ITCH – IT'S THE HOPE THAT KILLS YOU

Londra çıkışlı The Itch, ilk albümleri ‘It’s The Hope That Kills You’ ile indie-disco ve club müziği arasında gezinen dağınık ama kendinden emin bir ses kuruyor. DFA Records estetiği ve Soulwax dokunuşlarını hatırlatan albüm, nostaljiye saplanmadan daha kirli ve güncel bir çizgide ilerliyor.

Albümün en güçlü yanı, canlı performans enerjisini doğrudan taşıması. Şarkılar sahnede şekillenmiş gibi; ritimler fiziksel, akış sürekli hareket halinde. The Itch’in kısa sürede dikkat çekmesinin sebebi de tam olarak bu: kulüp müziğini sadece referans almak yerine onu yeniden yorumlamaları.

‘No More Sprechgesan’, albümün karakterini iyi özetleyen anlardan biri. Londra sahnesindeki “konuşur gibi şarkı söyleyen” indie akımına yapılan bu yarı ironik gönderme, hem eğlenceli hem de hafif melankolik bir ton taşıyor. Aynı şekilde ‘Aux Romanticiser’, gece hayatının absürtlüğünü yakalarken bunu fazla ciddiye almayan bir tavırla sunuyor.

Albüm genelinde The Itch, parlak dance-pop anlarıyla daha karanlık ve köşeli kulüp sesleri arasında gidip geliyor. ‘Space in the Cab’ ve ‘Ursula’ gibi şarkılar daha geniş ve akılda kalıcı bir yapı kurarken, diğer anlarda ikili daha deneysel ve parçalı bir akışa yöneliyor.

Sonuç olarak ‘It’s The Hope That Kills You’, fazla teorik olmaya çalışmayan ama estetik olarak oldukça bilinçli bir çıkış albümü. Eğlenceli, sivri ve zaman zaman dağınık—ama tam da bu yüzden canlı. The Itch, dans pistini hem sahipleniyor hem de hafifçe tiye alıyor.



SQUAREPUSHER – KAMMERKONZERT

Squarepusher, yani Tom Jenkinson, otuz yılı aşkın kariyerinde neredeyse kendi başına bir tür haline geldi. ‘Kammerkonzert’ ise bu özgün formülün yeni bir varyasyonu: karmaşık, hızlı ve hâlâ kontrol ile kaos arasında gidip gelen bir ses dünyası.

Albüm, 2020 tarihli ‘Be Up a Hello’nun daha teknolojik yaklaşımından uzaklaşıp “orkestral-lite” bir yöne sapıyor. Fortepiyano pasajları, yaylılar ve “oda müziği” hissi veren enstrümanlar, Squarepusher’ın karakteristik drum’n’bass kökenli ritmik yapısıyla birleşiyor. ‘K10 Terminus’ gibi kayıtlar, adeta Mozart’ın drum’n’bass denediği bir paralel evrenden fırlamış gibi.

Daha sakin anlarda bile albüm asla tamamen durulmuyor. ‘K5 Fremantle’ gibi şarkılarda tekrar eden piyano motifleri klasik breakbeat’in yerini alırken, yaylıların çarpışması müziğe sürekli bir gerilim katıyor. Bu da albümün temel dinamiğini oluşturuyor: yüzeyde düzenli, derinde huzursuz.

Ancak asıl soru şu: bu bir evrim mi, yoksa aynı fikrin yeni bir versiyonu mu? ‘Kammerkonzert’, büyük ölçüde ikinci kategoriye yakın duruyor. Glockenspiel’lerin hi-hat yerine kullanılması ya da orkestral dokuların öne çıkması ilginç bir renk değişimi sunuyor, ama temel yaklaşım değişmiyor. Bu hâlâ çok tanıdık bir Squarepusher albümü—sadece farklı bir kostüm içinde.

Yine de bu bir sorun olmaktan çok, sanatçının ustalığını gösteren bir durum. ‘K7 Museum’ gibi kayıtla, neredeyse gösterişli denebilecek bir kompozisyon becerisiyle yükseliyor. Albüm genelinde de hissedilen şey aynı: ne yaptığını çok iyi bilen bir müzisyenin, kendi dilini kusursuz bir şekilde yeniden kurması.

PAYLAŞ :