HAFTANIN ALBÜMLERİ: 21-25 EYLÜL



PROTOMARTYR – HOTEL USONA

Detroit çıkışlı Protomartyr, yedinci albümü 'Hotel Usona' ile post-punk köklerinden kopmadan, bugüne kadarki en atmosferik ve katmanlı çalışmalarından birine imza atıyor. Grubun geçmişte öne çıkan keskin öfkesi burada tamamen kaybolmasa da biçim değiştiriyor; yerini daha çok yorgunluk, endişe ve çaresizlik duygusuna bırakıyor. Dave Fridmann’ın prodüksiyonuyla gitarlar daha geniş ve dokulu bir alana yayılırken, albüm boyunca kullanılan üflemeliler de Protomartyr’ın alışıldık karanlığına beklenmedik ama son derece etkili bir renk katıyor.

Albümün merkezinde Joe Casey’nin her zamanki kendine özgü, konuşma ile şarkı söyleme arasında dolaşan vokali bulunuyor. Ancak Casey bu kez uzaktan gözlem yapan bir anlatıcıdan çok, gecenin geç saatlerinde bir otel barında yanınıza oturup gördüklerini anlatan bir karakter gibi. 'Hotel Usona' fikri de tam burada anlam kazanıyor: otel, turne hayatının geçiciliğini temsil ettiği kadar ilişkilerin, aidiyet duygusunun ve günümüz Amerika’sındaki toplumsal parçalanmanın da metaforuna dönüşüyor. “Usona” sözcüğünün hem “sevilen, değer verilen” anlamlarına uzanan kökleri hem de geçmişte “United States of North America” için önerilmiş bir isim olması, albümün kişisel ve politik katmanlarını birbirine bağlıyor.

'The Old Hotel'in yalnız gitarları, klavyeleri ve cazı çağrıştıran üflemelileri albümün loş atmosferini hemen kurarken, 'Sounds We Cannot Hear', Protomartyr’ın tanıdık saldırganlığını daha içe dönük bir huzursuzlukla buluşturuyor. 'Converts' karanlık ve ağırbaşlı havasını sürdürürken, 'Exalted Eagles' ve 'The Knife Dream'de üflemeliler ile Casey’nin giderek sertleşen vokalleri arasında güçlü bir gerilim oluşuyor. 'Feed the Sewer' ise grubun bastırılmış öfkesini yeniden yüzeye çıkaran, davullar ve tehditkâr yaylılarla albümün en sert anlarından biri. Kapanıştaki uzun soluklu 'Checking Out' da güçlü gitarlar, marş benzeri davullar ve üflemelilerle albüm boyunca biriken bütün gerilimi tek bir noktada topluyor.

'Hotel Usona', ilk dinleyişte kolayca çözülen bir albüm değil. Şarkılar bilinçli biçimde düğümlü, tekinsiz ve zaman zaman oldukça kapalı; fakat birkaç dinlemeden sonra albümün ayrıntıları belirginleşmeye başlıyor. Protomartyr burada erken dönemlerinin köşeli ve telaşlı post-punk saldırısından uzaklaşıp daha ağır, sinematik ve neredeyse barok bir karanlığa yöneliyor.

Albümün en güçlü tarafı ise yaşadığı dünyanın sorunlarına kolay cevaplar vermeye çalışmaması. Casey ve arkadaşları öfkeli bir çıkış ya da rahatlatıcı bir çözüm yerine yalnızca tanıklık etmeyi seçiyor. Bu nedenle 'Hotel Usona', dünyanın geri kalanı uyurken tek başına uyanık kalmanın yarattığı o tuhaf yalnızlığı taşıyor: karamsar, huzursuz ve yorgun ama tamamen umutsuz değil. Protomartyr’ın kendi sesine iyice yerleştiği, geçmişinden farklı ama grubun karakterini bütünüyle koruyan güçlü bir yedinci albüm.



ADULT DVD – ADULT DVD

Leeds çıkışlı Adult DVD, kendi adını taşıyan ilk albümünde dünyaya fazla ciddi yaklaşmayı baştan reddediyor. LCD Soundsystem ve Soulwax gibi isimlerden beslenen grubun dans-punk, post-punk ve elektronik müzik arasında gidip gelen sound’u; absürt karakterler, gündelik hayatın saçmalıkları ve modern dünyanın tuhaflıklarıyla birleşiyor. Sonuç, sistemle kavga etmek yerine onu tiye almayı seçen, bolca dans ettiren ve bunu yaparken ince ince taşlayan bir ilk albüm.

Harry Hanson ve Greg Lonsdale tarafından temelleri atılan altılı, Leeds’in Brudenell Social Club çevresindeki canlı indie sahnesinden doğdu. 2023 tarihli 'Fountain Of Youth' ve bir yıl sonra gelen 'Next Day Shipping' EP’lerinin ardından Glastonbury ve Green Man gibi festivallere uzanan grup, ilk uzunçalarında da sahnedeki kontrolsüz enerjisini büyük ölçüde koruyor. Adult DVD’nin yaklaşımında entelektüel bir ağırlık yaratma çabası yok; aksine şarkılar giderek daha saçma, karakterler daha karikatürize ve mizah daha merkezi bir hâle geliyor. Fakat bütün bu eğlencenin altında oldukça tanıdık bir çağdaş hayat eleştirisi yatıyor.

Açılıştaki 'Do As I Please', pandemi sonrası bireyciliği hiperaktif synth’ler ve punk enerjisiyle hedef alırken albümün tonunu daha ilk dakikalarda belirliyor. 'Real Tree Lee'de gerçeklikle bağını giderek kaybeden manosphere sakini bir karakter üzerinden günümüz erkeklik kültürü hicvediliyor. 'Cold Caller' ve 'World’s Best Boss' ise çalışma hayatının anlamsızlığını ve kurumsal dünyanın yapay ilişkilerini farklı açılardan ele alıyor. Adult DVD bütün bunları öfkeli manifestolara dönüştürmek yerine sivri gitarlar, sert synth’ler ve dans pistine göz kırpan ritimlerle karikatürize etmeyi tercih ediyor.

Albümün en eğlenceli anlarından 'Cowboy On Aisle Three'de sıradan bir süpermarket alışverişi giderek gerçeküstü bir sinir krizine dönüşürken, grubun gündelik hayatla absürt olan arasındaki çizgiyi ne kadar rahat silebildiği ortaya çıkıyor. 'Ghillie Suit' ise rave kültürünün enerjisini dans-punk damarına taşıyarak albümün hedonist tarafını zirveye çıkarıyor. Kapanıştaki 'Rolling Face'in asit house’a yaklaşan synth’leri de bu kontrolsüzlüğü son ana kadar sürdürüyor.

Adult DVD’nin asıl gücü, eğlenmek ile eleştirel olmak arasında seçim yapmak zorunda hissetmemesinde. Albüm boyunca kapitalizmden çalışma kültürüne, çevrimiçi erkeklik krizlerinden modern bireyciliğe kadar pek çok konu hedefe giriyor; ancak grup hiçbir zaman ders vermeye kalkışmıyor. Kahkaha, saçmalık ve dans burada birer kaçış yolu olduğu kadar küçük çaplı direniş biçimlerine dönüşüyor.



LEON BRIDGES – HAPPINESS ANYTIME

Leon Bridges, 'Coming Home' ile başlayan kariyerinin on yılı aşkın bölümünde klasik soul kalıplarından giderek uzaklaşarak R&B, funk, country ve psychedelia arasında kendine daha geniş bir alan açtı. Beşinci albümü 'Happiness Anytime’da ise rotasını doğrudan dans pistine çeviriyor. Prodüksiyonda Jungle’dan Josh Lloyd-Watson ve Lydia Kitto’nun yer aldığı albüm, Bridges’ın sıcak vokallerini hafif funk ritimleri, disco dokunuşları ve elektronik ayrıntılarla buluşturan, baştan sona pürüzsüz bir çalışma.

Açılıştaki 'Light The Way', Afrobeat esintili perküsyonları, üflemelileri ve kıvrak ritmiyle albümün niyetini hemen belli ediyor. 'Tears of Joy'da Jungle’ın karakteristik prodüksiyon anlayışı Bridges’ın soul tarafıyla doğal biçimde birleşirken, 'Your Love Is Electric' tempoyu düşürüp daha romantik ve baştan çıkarıcı bir atmosfere geçiyor. Albüm boyunca Khruangbin’le yaptığı Texas EP’lerini hatırlatan gitarlar da zaman zaman ortaya çıkıyor. Bridges artık ilk dönemindeki 1960’lar soul nostaljisinden oldukça uzakta; burada 70’lerin daha yumuşak soul ve funk anlayışından modern R&B’ye kadar uzanan daha geniş bir ses dünyası var.

Jungle iş birliğinin en başarılı yanı ise Bridges’ın sesini prodüksiyonun içinde boğmaması. Düzenlemeler son derece temiz ve ölçülü; synth’ler, gitarlar ve perküsyonlar vokalin etrafında geniş bir alan bırakıyor. Bridges da güçlü sesini göstermek için büyük numaralara ihtiyaç duymadan, rahat ve zahmetsiz bir performans sergiliyor. Bu açıdan 'Happiness Anytime', gerçekten de adının vaat ettiği şeyi sunuyor: sıcak, hafif, renkli ve kolayca içine girilebilen bir albüm.

Fakat bu hafiflik aynı zamanda albümün en tartışmalı tarafı. Bridges, dünyanın sorunlarını çözme baskısı karşısında kendi rolünü biraz “ışık olmak” şeklinde tanımlıyor ve 'Happiness Anytime' bilinçli biçimde ağır meselelerin peşine düşmüyor. Bunun sonucunda albüm zaman zaman fazla kusursuz ve kontrollü hissettirebiliyor. Şarkılar iyi yazılmış, iyi çalınmış ve son derece iyi üretilmiş olsa da soul müziğin en etkileyici örneklerindeki o hamlık ve duygusal ağırlık her zaman ortaya çıkmıyor.

Albümün sonundaki 'Please Don’t Say Goodbye' bu açıdan özellikle dikkat çekici. Bridges’ın sesini biraz daha serbest bıraktığı şarkı, onun hâlâ ne kadar güçlü ve etkileyici bir soul yorumcusu olabileceğini hatırlatırken, albümün geri kalanında bu potansiyelin neden daha sık kullanılmadığını da düşündürüyor.

Yine de 'Happiness Anytime’ın amacı büyük bir duygusal hesaplaşma yaratmak değil. Bridges ve Jungle ekibi daha çok güneşli bir öğleden sonrasının, açık pencerelerin ve kendiliğinden başlayan bir dansın albümünü yapmış. Bu yüzden kayıt, dinleyicinin ruh hâlini değiştirmekte hayatını değiştirmekten çok daha başarılı. Belki Bridges’ın en derin ya da en vurucu çalışması değil; fakat sıcaklığı, zarif prodüksiyonu ve rahat groove’larıyla kendi küçük mutluluk alanını yaratmayı başarıyor. Bazen biraz fazla hafif kalsa da, tam da o hafifliğe ihtiyaç duyulan anlarda oldukça iyi çalışıyor.



GILLA BAND – PUGNELLO

Dublinli Gilla Band, dördüncü albümü 'Pugnello' ile müziğine yeni katmanlar eklemek yerine elindekileri söküp atmaya devam ediyor. İlk dönemlerindeki post-punk izlerinden giderek uzaklaşan grup, noise rock, endüstriyel elektronik ve no wave arasında kendine ait, tanımlaması giderek zorlaşan bir alan yaratmış durumda. 'Pugnello' da bu yaklaşımın şimdiye kadarki en yoğun hâli: melodinin, geleneksel şarkı yapılarının ve zaman zaman ritmin bile gereksiz görüldüğü, geriye yalnızca basınç, gürültü ve sinir uçlarına dokunan bir gerilimin kaldığı bir albüm.

Açılıştaki 'The Angelus', bozulmuş drone seslerinin Adam Faulkner’ın patlayan davullarıyla parçalanmasıyla albümün dünyasına oldukça sert bir giriş yapıyor. Gitarist Alan Duggan’ın enstrümanından çıkardığı sesler çoğu zaman gitarı hatırlatmaktan çok metalik bir gürültü makinesini andırırken, Dara Kiely bütün bu kaosun ortasında yine kendine özgü bilinç akışıyla dolaşıyor. Rastgele hakaretler, kelime oyunları ve “Gary Lineker is a crisp maniac” gibi tamamen beklenmedik cümleler, albümün neredeyse dayanılmaz seviyedeki gerilimini mizahla deliyor.

'Placeholder' bu dengenin en başarılı örneklerinden. Dans pistine yaklaşan elektronik ritimler ve sert baslar, Kiely’nin absürt sözleriyle birleşirken parça giderek kontrolünü kaybediyor. Gilla Band’in Blawan gibi endüstriyel techno isimlerine uzanan ilgisi burada özellikle belirgin; grup artık gitar müziğinin sınırlarını elektronik müziğin fiziksel ve tekrara dayalı yapısıyla iyice bulanıklaştırıyor.

'Jacobsons' ise bu sadeleştirme fikrini neredeyse uç noktaya taşıyor. Devasa bir bas darbesi, ilkel bir two-step ritmi ve Kiely’nin giderek daha huzursuz hâle gelen vokalleri dışında ortada geleneksel anlamda çok az şey var. Tekrarlar arttıkça parça hipnotik olmaktan çıkıp neredeyse fiziksel bir baskıya dönüşüyor. 'Computer Sadness'ta çarpıtılmış vokaller ve rahatsız edici derecede hızlı atan bir kalbi çağrıştıran ritim, albümün en ilginç dokularından birini yaratıyor.

'Alogia' ise kaosun altında daha kişisel bir ağırlık taşıyor. Kiely’nin ruh sağlığına ve şizofreni tanısına doğrudan değinen sözleri, şaşırtıcı derecede akılda kalıcı bir bas yürüyüşünün üzerinde ilerliyor; fakat Gilla Band’in dünyasında groove bile uzun süre güvenli kalamıyor ve şarkı kaçınılmaz biçimde patlamaya doğru sürükleniyor. 'The Megazord' benzer biçimde mücadele ve sıkışmışlık hissini grubun absürt mizahıyla bir araya getirirken, 'Giraffe' albümün rock müziğe en çok yaklaştığı ve belki de en eğlenceli anlarından biri oluyor.

Pugnello’yu 'eğlenceli' olarak tanımlamak elbette gürültüye karşı toleransınıza bağlı. Albüm neredeyse hiç nefes alma alanı bırakmıyor; baslar zonkluyor, gitarlar parçalanıyor, elektronik sesler mekanik bir arıza gibi sürekli üzerinize geliyor. Ancak bu saldırının arkasında son derece kontrollü bir yapı var. Gilla Band kaosu rastgele yaratmıyor; her patlama, tekrar ve rahatsız edici frekans özenle yerleştirilmiş hissi veriyor.

Grubun bundan sonra nereye gidebileceği ise ilginç bir soru. Çünkü Pugnello, Gilla Band’in müziğini daha ne kadar soyabileceğinin sınırına yaklaşıyor. Fakat son on yılın post-punk dalgasından çıkan pek çok grubun aksine Gilla Band artık o etikete neredeyse hiç ihtiyaç duymuyor. Pugnello, kaygıyı, kara mizahı ve ilkel çığlığı son derece fiziksel bir müzik diline dönüştüren; yorucu olduğu kadar arındırıcı da olabilen bir albüm. Gürültünün içinde rahatlık aramıyor, gürültünün kendisini bir rahatlama biçimine dönüştürüyor.

PAYLAŞ :