HAFTANIN ALBÜMLERİ: 23-27 ŞUBAT 2026

GORILLAZ – THE MOUNTAIN
Gorillaz’ın dokuzuncu albümü ‘The Mountain’, Damon Albarn öncülğündeki grubun bugüne kadarki en iddialı işlerinden biri. Kendi etiketleri Kong üzerinden, The Orchard dağıtımıyla çıkacak olan albüm; Gorillaz’ın, Parlophone ya da Warner ortaklığı olmadan yayınlanan ilk çalışması olma özelliğini taşıyor.
Albümün temelleri, Damon Albarn ile Jamie Hewlett’in Hindistan yolculuğu sırasında atılıyor. Her iki ismin de babalarını kısa aralıklarla kaybetmesi, albüme sinen yas ve ölüm fikrini belirginleştiriyor. Ancak ‘The Mountain’, karanlık bir ağıt olmaktan ziyade, ölüm ve öte dünya fikrini Gorillaz evreninin karakterleri üzerinden ele alan bütünlüklü, kavramsal bir anlatı sunuyor. Hewlett’in sözleriyle bu, “baştan sona dinlenmesi gereken” bir albüm; kaydırma kültürüne karşı zamana yatırım yapmayı öneren bir deneyim.
Açılış şarkısı ‘The Mountain’, Rajasthan’daki Amber Fort ziyareti sonrası şekilleniyor; tek telli bir kemanın kaydı üzerine inşa edilen parçada merhum aktör Dennis Hopper’ın arşiv vokalleri duyuluyor. Albüm genelinde, geçmişte grupla çalışmış ve artık hayatta olmayan isimlerin kullanılmamış kayıtları dikkat çekiyor: Bobby Womack, David Jolicoeur, Tony Allen, Proof ve Mark E. Smith albümde yeniden hayat buluyor. Albarn’ın ifadesi net: “Ölüm hakkında konuşacaksak, bunu bana ölüler de anlatmalı.”
Albümün çıkış single’ı ‘The Happy Dictator’, Albarn’ın Türkmenistan ziyareti ve Saparmurat Niyazov’dan aldığı ilhamla yazılmış; şarkıya Sparks eşlik ediyor. ‘Orange County’de Anoushka Shankar ve Kara Jackson yer alırken prodüksiyonda Bizarrap dokunuşu hissediliyor. ‘The Manifesto’ ise hem Proof’un arşiv freestyle’ını hem de Arjantinli Trueno’yu bir araya getiriyor; grubun eski mitolojisine, Russel Hobbs’un ölü müzisyenlerin ruhlarını çağırabilmesine göz kırpıyor.
Albümün en çarpıcı anlarından biri ‘The Shadowy Light’. 92 yaşındaki efsane Asha Bhosle’nin ses verdiği Hindi nakarat, yaşam yolculuğunu bir nehir metaforu üzerinden anlatıyor. Yanında Gruff Rhys, Ajay Prasanna ve Bangash kardeşler var. Hint müziği, Yoruba ezgileri, Arapça pasajlar ve İngilizce sözler; albümü çok dilli ve çok kültürlü bir yapıya dönüştürüyor.
Toplam 15 şarkılık, double albüm uzunluğundaki ‘The Mountain’; kederi, anıyı ve ruhani arayışı küresel bir ses manzarasına yayıyor. Elegan, deneysel ve yer yer şaşırtıcı derecede duygusal. 25. yıl ‘House of Kong’ sergisinde baştan sona canlı çalınarak tanıtılan albüm, 2026 turnesiyle sahneye taşınacak.
‘The Mountain’; Gorillaz kariyerinin belki de en bütünlüklü, en cesur ve en dokunaklı kaydı. Ölümle yüzleşirken hayatı kutlayan bir zirve.
MITSKI – NOTHING'S ABOUT TO HAPPEN TO ME
Mitski’nin sekizinci stüdyo albümü ‘Nothing’s About to Happen to Me’, sanatçının son döneminde belirginleşen orkestral ve canlı enstrümantasyon odaklı yaklaşımını daha karanlık ve deneysel bir yere taşıyor. Tüm şarkı sözleri ve vokaller Mitski’ye ait. Prodüksiyon ve mühendislikte uzun süredir birlikte çalıştığı Patrick Hyland, mastering’de ise Bob Weston var. Albüm, ‘The Land Is Inhospitable and So Are We’ dönemindeki turne grubunun canlı performans enerjisini korurken, Drew Erickson düzenlemeleriyle kaydedilen yaylı ve nefesli orkestrasyonlarla zenginleşiyor (kayıtlar Sunset Sound ve TTG Studios’ta yapılmış).
Albüm, izolasyon fikri etrafında dönüyor. Mitski burada, eşyaları ve kedileriyle yaşayan münzevi bir kadın karaktere bürünüyor; yalnızlığın hem yakıcı hem de tuhaf biçimde baştan çıkarıcı yanını keşfediyor. Kadınların iç dünyasına odaklanan anlatı geleneğini sürdüren Mitski, bu kez daha tekinsiz ve daha karanlık bir ton benimsiyor. ‘Dead Woman’da anlatıcı, ancak öldüğünde “kullanışlı” olacağını ima ederek erkek bakışının hikâye üzerindeki tahakkümünü sorguluyor. ‘Rules’un tik taklarla örülü yapısı ise travma sonrası dissosiyatif bir zihnin ritüelini andırıyor.
Albümün öne çıkan teklileri arasında yer alan ‘Where’s My Phone?’; gitar odaklı, paranoyak bir sürüşle başlayıp yaylı kaosuna ve çarpık bir solo’ya savruluyor; Mitski’nin Bury Me at Makeout Creek dönemindeki ham enerjisini hatırlatıyor. ‘I’ll Change for You’ ve ‘If I Leave’ ise pastoral tınılarının altında çürüyen bir aşkı anlatıyor: kimlik silinmesi, affedilme ihtiyacı ve terk edilme korkusu iç içe geçiyor. Bossa nova dokunuşları, country kırıntıları ve orta yüzyıl pop referansları albümün duygusal sertliğini daha da çarpıcı kılıyor.
Kapanıştaki ‘Charon’s Obol’ ve ‘Lightning’ ise karanlığın içinden yükselen bir arınma hissi sunuyor. İlki gece yarısı yapılan küçük bakım ritüellerinde teselli bulurken, ikincisi ölümü ve yeniden doğuşu kabullenen güçlü bir finalle noktayı koyuyor.
Söz yazımındaki keskinlik ve teatral yoğunluk, bu albümde daha zengin ve cesur düzenlemelerle birleşiyor. ‘Nothing’s About to Happen to Me’, Mitski diskografisinin en dokunaklı ve en maceracı anlarını aynı çatı altında toplayan, gizemli bir malikâne gibi: kapısını araladıkça yeni bir oda, yeni bir sır açılıyor.
IRON & WINE – HEN'S TEETH
Sam Beam’in sekizinci uzunçaları ve Sub Pop etiketiyle çıkan altıncı albümü ‘Hen’s Teeth’, adını imkânsızlıktan alıyor: “Tavukların dişi olmaz,” diyor Beam. “Bu albüm de olmaması gereken bir hediye gibi.” Uzun bir yazma kuraklığının ardından, ‘Light Verse’ ile aynı Laurel Canyon oturumlarında, aynı grupla kaydedilen albüm; iki kardeş çalışma gibi düşünülebilir. Aynı DNA’yı paylaşıyorlar ama karakterleri belirgin biçimde farklı.
2024 tarihli ‘Light Verse’ daha hafif, havadar ve umut kırıntıları taşıyan bir işti. ‘Hen’s Teeth’ ise daha topraklı, daha karanlık ve dokunsal. Şarkı isimleri bile bu yönelimi ele veriyor: ‘Roses’, ‘Robin’s Egg’, ‘Dates and Dead People’, ‘Singing Saw’. Albümün açılışında Beam, aşıkları fiziksel olarak iç içe geçen varlıklar gibi resmediyor; ‘Paper and Stone’ ve ‘In Your Ocean’da benlikler eriyor, sınırlar siliniyor. Aşk burada romantik bir sığınak değil; kimi zaman kıyamete açılan bir eşik.
Kapak görseli de bu atmosferi pekiştiriyor: tropik bitkilerle çevrili Beam, elinde üzüm salkımı, gözlerinin üzerinde beyaz tüyler. Kırmızıya çalan, nemli ve tekinsiz bir tablo. Soğuk mavi tonlu ‘Light Verse’ kapağıyla bilinçli bir karşıtlık kuruyor.
Müzikal olarak Beam bu kez formdan çok türlerle oynuyor. Van Morrisson’ın ‘Astral Weeks’inden ilhamla caz müzisyenlerinin folk’u genişlettiği alanlara göz kırpıyor. ‘Singing Saw’da Appalachian folk ile 60’lar armonik pop’u buluşurken; ‘Dates and Dead People’ ve ‘Defiance, Ohio’ Tropicália etkileri taşıyor. Düz folk-rock gibi başlayan ‘Roses’ ve ‘In Your Ocean’ ise apokaliptik finallere açılıyor.
Kadrodaki isimler (David Garza, Sebastian Steinberg, Tyler Chester ve üç farklı davulcu) albümün canlı ve spontane ruhunu besliyor. Indie-country üçlüsü I'm With Her, hem neşeli ‘Robin’s Egg’te hem de hüzünlü ‘Wait Up’ta Beam’e eşlik ediyor. En dokunaklı katkı ise kızı Arden Beam’den geliyor; birkaç şrkıda söylediği geri vokaller, albümü gerçek anlamda “aile işi”ne dönüştürüyor.
Sonuç olarak ‘Hen’s Teeth', Iron & Wine’ın kariyerinde hem olgun hem özgür bir yerde duruyor. İmkânsız gibi görünen bir armağan: sade üç akorun içinden çıkan zengin, kırılgan ve cesur bir dünya.
MARIA BC – MARATHON
Maria BC, üçüncü stüdyo albümü ve Sacred Bones etiketiyle yayınladığı ikinci çalışması ‘Marathon’ ile geri döndü. Adından da anlaşılacağı gibi bu albüm bir sprint değil; direnç, dayanıklılık ve inatçı bir devam etme hâli üzerine kurulu. 2023 tarihli ‘Spike Field’ tek bir uzun nefes gibiyken, Marathon daha dinamik, daha keskin ve tematik olarak daha bütünlüklü bir yapı sunuyor.
Maria BC bu kez prodüksiyondan çok şarkı yazımına odaklandığını söylüyor. Sonuç gerçekten de daha net: sözler daha yoğun, anlatı daha tutarlı ve albüm genelinde güçlü bir omurga hissi var. Mikro ölçekte kişisel hırslarımızı, kırılmalarımızı ve hayatta kalma refleksimizi didikleyen şarkılar; makro düzeyde ise dünyayı ayakta tutarken onu tüketen yıkıcı enerji sistemlerine bakıyor. Sanatçının deyimiyle, “kendini tüketene kadar çalışmaya devam eden makineler.”
Batı Yakası boyunca yazılıp kaydedilen albüm, ses paleti açısından geniş bir alanı kapsıyor: gökyüzünde süzülen akustik düzenlemelerden, glitch’li ve distorsiyonlu kaotik anlara kadar uzanan bir çeşitlilik var. Ancak bu dağınıklık değil; tam tersine, lirik çizgi albümü baştan sona bağlıyor. On üç şarkı boyunca Maria BC; zulüm, suç ortaklığı, kayıp ve yıkım gibi ağır başlıklardan kaçmıyor. Yine de karanlığın içinde temas, yakınlık ve müdahale ihtimaline alan açıyor.
‘Marathon’, tükeniş çağında ısrarla koşmaya devam edenlerin albümü.
