HAFTANIN ALBÜMLERİ: 2-6 ŞUBAT 2026

MANDY, INDIANA – URGH
Yeni nesil endüstriyel/post-punk sahnesinin en tekinsiz ve en kararlı isimlerinden Mandy, Indiana, Sacred Bones etiketiyle çıkan ilk çalışmaları ve kariyerlerindeki ikinci albümleri ‘URGH’ ile sahneye sert bir giriş yapıyor. Albüm, gürültüyü sadece estetik bir tercih olarak değil; hayatta kalmanın, dayanmanın ve gerçeği çıplak haliyle söylemenin aracı olarak kullanıyor.
Vokalist Valentine Caulfield, gitarist/prodüktör Scott Fair, synth’te Simon Catling ve davulda Alex Macdougall’dan oluşan grup, albümü Leeds dışlarında bir residency sırasında şekillendirip Berlin ve Greater Manchester’da tamamlıyor. Sürecin zorlu koşulları ve yaşanan sağlık problemleri de ‘URGH’ün yüksek gerilimli, diken üstünde duran atmosferine doğrudan yansıyor.
Albümün merkezinde Caulfield’ın vokali var: şarkı söylemekten çok distortion’lı bir enstrüman gibi çalışıyor; kimi anlarda oyunbaz, kimi anlarda ise yıkıcı. ‘Magazine’in siren tonlu ritimleri ve ‘Try Saying’in parçalanmış vokal kurgusu tansiyonu sürekli yukarı taşırken, ‘Ist Halt So’ protest hareketlerin aciliyetini yakalıyor ve Gazze’deki soykırıma karşı direnişe de referans veriyor. Kapanış şarkısı ‘I’ll Ask Her’ ise toksik erkek kulübü kültürüne net bir hesaplaşma.
‘Cursive’in keskin techno damarından ‘Life Hex’in feedback döngülerine uzanan albüm, industrial katharsis ile sinematik huzursuzluğu aynı çizgide buluşturuyor. Billy Woods’un konuk olduğu ‘Sicko!’ gibi vurucu anlar da var, ancak ‘URGH’ün asıl gücü “hit” kovalamamasında: baştan sona tek parça bir yoğunluk gibi akıyor.
Sonuç olarak URGH, kolay dinlenen bir albüm değil—ama tam da bu yüzden etkisi kalıcı. Rahatsız ediyor, sarsıyor, iz bırakıyor.
DAPHNI – BUTTERFLY
Dan Snaith, Daphni projesiyle dört yıl aranın ardından yeni albümünü çıkardı. ‘Butterfly’ isimli albüm, Snaith’e ait Jiaolong etiketiyle piyasaya sürüldü. Albüm haberiyle birlikte paylaşılan iki şarkı, Caribou alter-egosunun vokal dokunuşunu taşıyan ; ‘Waiting So Long’ ve daha dub karakterli ‘Lucky’.
Snaith’e göre Caribou ile Daphni arasındaki çizgi her zaman sabit değil; kimi dönemlerde iki kimlik birbirinden uzaklaşırken, şu anda olduğu gibi kimi dönemlerde ise birbirine iyice yaklaşıyor. Bu ayrımı bugüne kadar netleştiren en büyük unsurun ise “ses” olduğunu söylüyor: şimdiye dek hiçbir Daphni şarkısında vokal kullanmamıştı. ‘Waiting So Long’ başlangıçta enstrümantal olarak yola çıksa da şarkının sözleri ve melodisi süreç içinde kendiliğinden ortaya çıkmış. Snaith, kaydı tekrar dinlediğinde bunun ilk kez iki alter-egoya birden aitmiş gibi hissettirdiğini belirtiyor—sanki Daphni, bir Caribou vokalini sample’lamış gibi.
Albümün ruhu da bu serbestliğin devamı: Snaith, Daphni müziğini hâlâ öncelikle DJ setlerinde çalmak için ürettiğini, yeni albümdeki şarkıların çoğunu zaten düzenli olarak setlerine eklediğini söylüyor. Öte yandan albümde daha yavaş ve “tuhaf” işler de yer almış—belki de mesele, onları ancak doğru kulüpte çalmak. Bu noktada Almanya/Wuppertal’daki Open Ground kulübünün albüm üzerinde özel bir etkisi olduğunu da özellikle vurguluyor.
SILVERSUN PICKUPS – TENTERHOOKS
Silversun Pickups, yedinci albümü ‘Tenterhooks’ ile yeniden o tanıdık gerilime geri dönüyor: tam patlamadan hemen önceki an, nefesin tutulduğu o ara boşluk. 2022 tarihli ‘Physical Thrills’ın devamında gelen albüm, grubun kendi plak şirketi New Machine Recordings üzerinden yayınlandı ve şimdiden grubun kariyerindeki en “huzursuz” işlerden biri olmaya aday görünüyor.
Albümün üretim süreci de bu huzursuzluğun tesadüf olmadığını söylüyor. Brian Aubert, Nikki Monninger, Christopher Guanlao ve Joe Lester; yıllardır seslerini şekillendiren prodüktör Butch Vig’le bir kez daha stüdyoya giriyor. Ancak kayıtlar kısa süreliğine durmak zorunda kalıyor: Aubert, kulak zarı sakatlığı nedeniyle hastaneye kaldırılıyor. Albümün isminin çağrıştırdığı “herkesin tetikte beklediği” o duygu, bir basın metni süsü değil; gerçekten yaşanmış bir eşik hali. Aubert’in sözleri bunu açık ediyor: “Herkes olacakları beklerken sanki diken üstündeydi. Müziğin de aynı hissi taşımasını istedik.”
Ve gerçekten de 'Tenterhooks’un vaadi, ihtişamlı bir geri dönüş değil; daha çok sıkı sıkıya örülmüş, sertleşmiş, sabırsız bir albüm. Aubert’in “tek bir plağa sığacak kadar tight” dediği 10 şarkılık yapı, bu yüzden bir “dağınık fikirler albümü” değil: daha kompakt, daha direkt ve daha saldırgan. Grup bu kez sesini sadeleştirip daha ham bir yere çekmiş; gitarlar daha yüksek, köşeler daha keskin, duygular ise filtrelenmemiş hâlde.
Silversun Pickups her zaman melankoliyi distorsiyonla birleştirmeyi bilen bir grup oldu; ancak 'Tenterhooks’ta o melankolinin altına daha koyu bir şey daha ekleniyor: belirsizlik. Albümün çıkış ruhu, dünyanın yeniden değiştiği bir döneme denk geliyor ve ister istemez aynı soru albümün içine sızıyor: “Nereye gidiyoruz?”. Bu soru şarkı sözlerine doğrudan yazılmasa da, albümün tonunu belirliyor; müziğin aceleciliği, tedirginliği ve daha sertleşmiş hâlini açıklayan da tam olarak bu.
Sonuç olarak 'Tenterhooks', “zamanın albümü” olmaya çalışan bir iş değil; zaten zamanın sinirini içinde taşıyan bir kayıt. Kaygılı, duygusal açıdan yüklü ve hiç özür dilemeyen 10 şarkı: Silversun Pickups’ın bugüne en uygun işlerinden biri, aynı zamanda en zamansız işleri kadar da kalıcı olabilecek kadar güçlü.
RATBOYS – SINGIN’ TO AN EMPTY CHAIR
Ratboys’un yeni albümü ‘Singin’ To An Empty Chair’, başlığının çağrıştırdığı gibi “eksiklik” hissiyle tanımlanmıyor. Tam tersine, Chicago merkezli dörtlünün altıncı stüdyo albümü; vokalist/şarkı yazarı Julia Steiner’ın artık uzaklaştığı çok yakın bir sevdiğiyle başlattığı içten, açık uçlu bir diyaloğun ilk cümleleri gibi. Grubun New West Records etiketiyle yayınlanan bu ilk albüm, geride kalan boşluğu 11 şarkıyla dolduruyor: twang’li gitarların pırıl pırıl parladığı, melodilerin kolayca ele geçirdiği ve Ratboys’un şimdiye kadarki en kendinden emin hâlini yansıtan bir set. Üstelik bu kez, duygusal açıdan daha “sorgulayıcı”, daha net ve daha cesur.
2023’te büyük övgü toplayan ‘The Window’ sonrası grup, ortak prodüktör Chris Walla ile yeniden bir araya geliyor. Kayıtlar önce Wisconsin kırsalında bir kulübede başlıyor, ardından Steve Albini’nin efsanevi Electrical Audio stüdyosuna taşınıyor; son durak ise Evanston’daki Rosebud Studio. Bu yolculuk, albümün dinamiğine de yansıyor: ‘Anywhere’de kabarcıklı bir power-pop neşesi, ‘Penny In The Lake’te bağımlılık yapan post-country ışıltısı, ‘Just Want You To Know The Truth’ gibi şarkılarda ise kalbe dokunan balad yoğunluğu var. ‘Light Night Mountains All That’ ise albümün dozunu artırıp “başka bir yere” ışınlayan bir sapma: Steiner’ın “wormhole jam” dediği bu şarkı, grubun jam tarafını en vahşi ve en heyecan verici şekilde sergiliyor.
Ratboys’un güçlü tarafı hâlâ aynı iki damarda yatıyor: 90’lar eğilimli alternatif rock ve zaman zaman salınan, zaman zaman göğsünü gere gere yürüyen Americana. ‘Know You Then’ bu ilk tarafa yakın, albümün en tok nakaratlı şarkılarından biri. ‘Open Up’ ise parlayan pop duyarlılığıyla, neredeyse büyük prodüksiyonlu bir radyo hiti gibi akıyor. Ama Ratboys’u Ratboys yapan şey, bu iki modu karıştırmaktan çekinmemeleri: ‘Penny In The Lake’ keskin treble gitar çizgileri ve Steiner’ın şarkı söyler gibi konuşan melodisiyle tam bir earworm; esprili sözleriyle (“Baby you’re my Ringo Starr”) albümün mizah damarını da gösteriyor.
Albümün yapısı da akıllıca kurulmuş: ilk yarı daha parlak, hızlı ve “hook” dolu ilerliyor; ortalarda ‘Strange Love’ kısa bir tat değişimi gibi, Ratboys’un country’ye en çok yaklaştığı anlardan biri. Sonrasında ise albüm daha ağırlaşmaya başlıyor. ‘Just Want You To Know The Truth’ aile travmasına uzanan dramatik bir hikâye gibi açılıyor; şarkının yavaş yavaş büyüyüp distorsiyonla patlaması, hem sözlerde hem müzikte katarsis yaratıyor. Final düzlüğünde ‘Burn It Down’ ise 7 dakikayı aşan, Neil Young’ın Crazy Horse dönemini anımsatan hırçın gitarlarıyla albümün zirvelerinden: kurumların çürümesine, köklü bir başarısızlık hissine batmış, tekrar eden “We’ve gotta burn it down” mantrasıyla yakıcı bir öfke taşıyor. Albüm, ‘At Peace In The Hundred Acre Wood’ ile daha sakin, umutlu bir kapanışa yöneliyor; baştaki gerilim yerini dingin bir kabullenişe bırakıyor.
‘Singin’ To An Empty Chair’, Ratboys’un kariyerindeki en güçlü işlerden biri; “az bilinen ama çok iyi” bir indie grubun nihayet geniş kitlelere açılabileceği türden bir albüm. Duygusal cesaret, melodik zeka ve gitar ağırlıklı enerji bir araya gelmiş: hem kalp kırıyor hem gaza getiriyor. Ve en önemlisi, karanlığın içinden bile umut çıkarmayı biliyor. Steiner’ın dediği gibi: “Hepsi kıyamet değil.” Bu albüm, gerçekten de sonrasına dair umut taşıyor.
