HAFTANIN ALBÜMLERİ: 12-16 OCAK 2026



SLEAFORD MODS – THE DEMISE OF PLANET X

Jason Williamson ve Andrew Fearn’den kurulu Sleaford Mods’un 13. stüdyo albümü ‘The Demise of Planet X’, ikilinin bugüne kadar ortaya koyduğu en kapsamlı ve en iddialı çalışma olarak öne çıkıyor. Grup, bu albümde şimdiye kadarki en çeşitli ve en dışavurumcu müzikal yaklaşımını sergilerken, yaşadığımız çağı hem haritalandırıyor hem eleştiriyor hem de keskin bir hicivle hedefe koyuyor. Ortaya çıkan şey ise, giderek koyulaşan kültürel karanlığa karşı yükselen evrensel bir öfke çığlığı ve güçlü bir enerji boşalımı.

Dünyanın bir “büyük patlama”yla değil, yavaş yavaş yükselen, sinir bozucu bir sıradanlık dalgasıyla sona erdiği fikrinden yola çıkan The Demise of Planet X, 13 şarkı boyunca canlı ve çarpıcı sonik dokular, asitli sözler, sarmalayan atmosferler ve keskin bir zekâ ile karşılık veriyor. Albüm; kalpleri, zihinleri ve bedenleri harekete geçirmeyi hedefleyen bir bütünlük sunuyor.

Albümde dikkat çeken konuk sanatçılar da var. Life Without Buildings’in eski solisti Sue Tompkins, Aldous Harding, soul şarkıcısı Liam Bailey ve grime MC Snowy ile yapılan iş birlikleri bulunuyor. Bailey ve Snowy’nin, grubun memleketi Nottingham çıkışlı olması da albüme ayrı bir yerel bağ katıyor.

Öte yandan oyuncu Gwendoline Christie (Wednesday, Severance, Game of Thrones) ilk müzik deneyimini, Midlands çıkışlı Big Special ile birlikte, Sleaford Mods’un albümden yayınlanan ikinci single’ı ‘The Good Life’ta gerçekleştiriyor. Şarkıya eşlik eden klibin yönetmen koltuğunda ise Ben Wheatley (Kill List, A Field in England, Bulk) oturuyor.

Albümle ilgili konuşan Jason Williamson, ‘The Demise of Planet X’i şu sözlerle tanımlıyor: “Bu albüm, kitlesel travmalarla şekillenmiş, büyük bir belirsizlik altında yaşanan bir hayatı temsil ediyor. Bir önceki albümü yazdığımızda mesele durağanlıktı; cansız bir cesede dönüşmüş bir ülkeydi. Üç yıl sonra ise o ceset savaş, soykırım ve Covid’in geride bıraktığı psikolojik yıkımla parçalanmış durumda. Sosyal medya ise grotesk ve çarpık bir dijital mühendislik biçimine evrildi. Sanki harabelerin arasında yaşıyoruz; kolektif bilincimize kazınmış, çok katmanlı bir ucube gibi.”

Williamson sözlerine şöyle devam ediyor: “Dünya bu haldeyken kendimizi sırtımızdan sıvazlamak istemem ama ‘The Demise of Planet X’ten gerçekten çok memnunuz. Müzik ve fikirler fazlasıyla taze, doğrudan ve yüzünüze çarpıyor. Ama detaylara bakmak için gözlüğü takmakta fayda var.”



WESTSIDE COWBOY – SO MUCH COUNTRY ‘TILL WE GET THERE

Yükselmekte olan Manchester kökenli grup Westside Cowboy, ikinci EP’si ‘So Much Country ’Till We Get There’i, bünyesine yeni dâhil oldukları Island Records’ın alt markası Adventure Recordings aracılığıyla piyasaya sürdü.

Americana dokularını köşeli post-punk riff’leriyle harmanlayan Westside Cowboy, ortaya çıkan bu kendine özgü sound’u esprili bir şekilde “Britainicana” olarak tanımlıyor. Ev yapımı hissini kaybetmeyen ama son derece karakterli bu yaklaşım, grubun kısa sürede kulaktan kulağa yayılmasının en önemli nedenlerinden biri.

Geçen sene The Great Escape’te sergiledikleri performansla festivalin en çok konuşulan isimlerinden biri olan grup, ikinci EP’sini şimdi daha geniş bir sahneye taşıyor.

‘So Much Country ’Till We Get There’, New York’ta, son dönemin gözde prodüktörlerinden Loren Humphrey ile birlikte şekillendirildi. Humphrey’nin, Cameron Winter’ın büyük övgü alan ‘Heavy Metal’ albümündeki imzası, bu iş birliğine dair beklentileri daha da yükseltiyor.



YA TSEEN – STAND ON MY SHOULDERS

Ya Tseen, Alaska yerlisi sanatçı ve çok disiplinli üretici Nicholas Galanin (Yeil Ya Tseen) öncülüğünde yayımladığı yeni albümü ‘Stand On My Shoulders’ ile, müziği bir direniş, hatırlama ve kolektif bağ kurma alanı olarak yeniden tanımlıyor.

Sitka Tribe of Alaska (Tlingit) üyesi olan Galanin, L’uknax.ádi (Raven Coho clan) mensubu. Ya Tseen projesi, onun hem kişisel yaşam deneyimlerinden hem de atalarla, Toprak’la (Land) ve gelecek kuşaklarla kurduğu derin ilişkiden beslenen, sürekli evrilen bir kolektif olarak varlığını sürdürüyor.

‘Stand On My Shoulders’, Ya Tseen’in Sub Pop etiketiyle yayımlanan önceki albümü Indian Yard’da hissedilen kolektif özgürleşme fikrini daha da derinleştiriyor. Albümün merkezinde; bağ kurma, devrimci sevgi ve birlikte var olma hâlinin dönüştürücü gücü yer alıyor. Galanin’in sözleriyle bu albüm, bireysel bir anlatıdan çok, kuşaklar arası bir çağrı niteliği taşıyor.

Albümün kapak görseli de bu fikri doğrudan yansıtıyor: Galanin tarafından üretilen monobaskı çalışma, sanatçının babasının Tlingit geleneksel kıyafetleri içindeki bir fotoğrafına dayanıyor. Ancak figür görünmez bırakılmış—kıyafetler yerinde, ama beden yok. Bu bilinçli boşluk, geçmişten gelen mirasın gelecek nesiller tarafından doldurulacağına işaret ediyor.

Müzikal olarak ‘Stand On My Shoulders’, Ya Tseen’in çok sesli ve kolektif yapısını daha da genişletiyor. Albümde Portugal. The Man, Meshell Ndegeocello, dreamcastmoe, Anel Figueroa, Jahon Mikal, Pink Siifu, Sidibe, Hanna Ben ve Ashley Young gibi farklı disiplinlerden ve sahnelerden gelen isimler yer alıyor. Bu iş birlikleri, albümü tekil bir ifade olmaktan çıkarıp yaşayan, nefes alan bir topluluğa dönüştürüyor.

Ya Tseen için müzik, Galanin’in heykel, oyma, video ve performans pratiğinden ayrı düşünülemiyor. Sanatçının işleri bugüne dek Whitney Biennial, Sydney Biennial, Desert X ve Public Art Abu Dhabi Biennial gibi önemli platformlarda sergilendi; bu disiplinlerarası yaklaşım, albümün hem kavramsal hem de duygusal katmanlarında güçlü biçimde hissediliyor.

'Stand On My Shoulders', atalarımızdan aldığımız armağanları onurlandıran, Toprak’la kurulan bağı merkezine alan ve geleceğe karşı taşıdığımız kolektif sorumluluğu hatırlatan bir albüm. Sevginin, dayanışmanın ve birlikte üretmenin kalıcılığına adanmış; hem politik hem de son derece insani bir müzikal manifesto.



THE SHA LA DAS – YOUR PICTURE

The Sha La Das, ikinci albümleri ‘Your Picture’ ile geri döndü. Staten Island çıkışlı aile grubu; 79 yaşındaki Bill Schalda ve oğulları Paul, Will ve Carmine’den oluşuyor. Albüm, 5 Aralık’ta prodüktör Thomas Brenneck’in kendi plak şirketi Diamond West Records etiketiyle yayımlanacak.

Grup, 2018’de yayınlanan ve büyük beğeni toplayan ilk albümleri ‘Love In The Wind’den sonra bunun tek seferlik bir proje olabileceğini düşünüyordu. Bill Schalda o dönemi şöyle anlatıyor: “Açıkçası bunun muhtemelen son olacağını düşünmüştüm. ‘Love In The Wind’ tam anlamıyla şişeye hapsedilmiş bir yıldırım gibiydi. Ortaya çıkan sonuçtan o kadar memnunduk ki, bu albüm tüm mirasımız olabilirdi.”

Ancak üretme arzusu Sha La Das’ın peşini bırakmadı. Yeni fikirler, grup üyeleri arasında ve aynı zamanda ‘Love In The Wind’in de prodüktörlüğünü üstlenen Thomas Brenneck ile paylaşılmaya devam etti. Bill’in vokalinden ilk andan itibaren etkilenen Brenneck, onun için şöyle diyor: “Bill gerçek anlamda ‘hakiki’ bir isim. Bulabileceğiniz en otantik doo-wop vokalistlerinden biri ve aynı zamanda müthiş bir şarkı yazarı.”

‘Your Picture’, Sha La Das’ın ikinci albümü olmasının yanı sıra, grubun kan bağıyla örülü vokal uyumunun ve Bill ile ailenin merkezindeki isim olan Linda arasındaki uzun soluklu aşk hikâyesinin güçlü bir kutlaması niteliğinde. Albüm boyunca geçmişten gelen anıların izleri hissedilirken, Bill’in klasik şarkı yazımı ve zengin vokal düzenlemeleri, Brenneck’in yalın ama derinlikli prodüksiyon anlayışıyla yeni bir alana taşınıyor.

Brenneck bu yaklaşımı şöyle özetliyor: “Psikedelik dokular ekledik; deep soul plaklardan, Beatles’tan ve Beach Boys’tan ilham aldık.”

Ortaya çıkan sonuç, doo-wop geleneğini korurken, alt frekansları güçlü groove’lar, döngüsel pop melodileri ve modern bir ses paletiyle güncelleyen sıcak ve zamansız bir albüm.

‘Your Picture’, Bill Schalda ve oğullarının yıllardır kurdukları müzikal hayalin somut bir kanıtı. Sevgiyle yoğrulmuş melodiler, aile içinden gelen uyum ve zamana meydan okuyan şarkılarla Sha La Das, hem geçmişi onurlandırıyor hem de bugüne ait güçlü bir ses yaratıyor.



IMARHAN – ESSAM

Tuareg merkezli oluşum Imarhan’ın dördüncü stüdyo çalışması ‘Essam’, grubun aynı çekirdek kadroyla kaydettiği dördünc albümü olsa da, hem sound hem de yaratıcı yaklaşım açısından belirgin bir kırılma noktasına işaret ediyor. Albüm, köklerini Sahra çöllerinden alan; rock, blues ve psikedeliğin iç içe geçtiği, Tuareg gitar merkezli geleneksel yapıdan bilinçli bir şekilde uzaklaşıyor. Bu kez yön, daha açık uçlu, modern ve keşif odaklı bir ses dünyasına çevrilmiş durumda—Tinariwen mirasının izlerini tamamen silmeden, onu dönüştürerek.

Albümde ilk kez, grubun uzun yıllardır birlikte çalıştığı ses mühendisi Maxime Kosinetz prodüktör koltuğuna oturuyor. Kosinetz, Fransız ikili UTO’dan Emile Papandreou ile birlikte Tamanrasset’e giderek albümün yaratım sürecini burada şekillendiriyor. Multi enstrümantalist bir müzisyen olan Papandreou, canlı enstrümanları örnekleyip modüler synthesizer üzerinden gerçek zamanlı olarak yeniden işleyerek, albüme elektronik katmanlar ekliyor.

Bu yaklaşım, grubun ses kimliğini kökten değiştirmek yerine, onu ince müdahalelerle yeniden biçimlendiriyor. Geleneksel enstrümanlar ve çöl kökenli ritimler hâlâ merkezde; ancak bu kez daha akışkan, daha çağdaş ve sınırları zorlayan bir yapı içinde yankılanıyor. ‘Essam’, grubun geçmişine saygı duyan ama geleceğe bakan cesur bir adım olarak öne çıkıyor.

PAYLAŞ :